Sohbet

Sohbet

Kalp, ilahi muhabbet ve marifet için yaratılmıştır, onu masiva ile eğlendirmek zulümdür.

Kalp, hem insanın göğsündeki malum et parçası (yürek), hem de söz konusu ilâhî cevherin adıdır. Dinî ve tasavvufî bağlamda kalp, bilgi ve düşüncenin kaynağı veya aracıdır. Bir et parçasından ibaret olan kalple bir ilişkisi olmakla birlikte ondan ayrı bir şeydir. Bu anlamdaki kalbe „rabbânî latife“ ve „ilâhî cevher“ de denilir. Rabbânî latifeye kalp denilmesi bu manevî cevherin vücuttaki kalp ile ilişkisinin bulunması, işlevlerinin onun aracılığıyla gerçekleşmesi dolayısıyladır. [1]

Kalp, değeri ölçülemeyen bir cevherdir. Zira kalp, yüce Allah’ın nazar ettiği çok özel bir yerdir, insanın asıl niyeti kalbinde gizlidir. Kişi, onunla Allah’ı tanır, sever ve O’nun yakınlığını hisseder. [2]

Dünya ve dünyalıklara kalbi bağlamak çok kötü bir hastalıktır. Kalp, Allah’ın nazar yeri olduğundan Allah’ın muhabbetinden ve sevgisinden başka şeylerin girmesi o kalbin ölümüne sebebiyet verir. Kalbin gıdası, Allah Teâlâ’yı tanımak ve sevmektir. Helâk olmasının sebebi ise Allah Teâlâ’dan başka şeylerin sevgisine dalmaktır.[3]

Kalbin tadı, nurdur, zikirdir, rahmettir, sevgidir, ilahi huzurdur, Allah için muhabbettir, kardeşlerle sohbettir. Mümin için sürekli ve vazgeçilmez bir vazife de sohbettir. Sohbet, insanın kalbini takviye ve nefisini terbiye için lâzım olan en faydalı yollardan biridir.[4]

Sohbetle Şekillenen Hayat

İnsan hayatı sohbet üzere kuruludur. Sohbet, kendi cinsiyle bir olmak, ortak dille dertleşmek ve aynı hayatı paylaşmaktır. İnsan, ünsiyete muhtaçtır. Ünsiyet, birileriyle yalnızlığı gidermek, derdini dindirmek, sevgiyi paylaşmak ve muhabbet etmektir.

Tek başına olmak, yüce Allah’a mahsus bir haldir. Pey­gamberler bile hayatı insanlarla paylaşmak zorundadır. Tek başına din de yaşanmaz dünya da. Onun için ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (a.s) tek başına bırakılmamış­tır. Her şeyden önce hayatı paylaşacağı, muhabbet edece­ği bir eş yaratılmış, Hz. Havva validemiz kendisine arkadaş yapılmıştır. Böylece, insanlık hayatı iki insanın muhabbet, sohbet ve beraberliğiyle başlamıştır. Kıyamete kadar gele­cek bütün insanlar da bu usul üzere yaşayacaklardır.

İki türlü sohbet vardır. Biri güzel, diğeri kötüdür. Gü­zel olan sohbetin edebi ve hedefi güzeldir. Sohbetin ede­bi helâl ve harama dikkat etmektir. Hedefi ise Allah rızası ve cennettir. Güzel sohbet, güzel arkadaş ve güzel çevre demektir. Güzel arkadaş, din ve dünya adına hiçbir zarar vermeyen, sözü ve işi ile faydalı olan kimsedir.

Kötü sohbet, kötü arkadaş ve kötü çevre ile oluşur. Hedefi dünya menfaati ve boş heveslerdir. Bu beraberliğin hedefi gibi edebi de bozuktur. Kötü sohbet, din ve dünya­ya yaramayacak, boş ve nâhoş konuşmalardan oluşur. O, helali bırakıp harama dalmaktır. Yalan, iftira, gıybet, alay ve dedikodudan zevk almaktır. İnsanların şeref ve namusu­nu zedeleyecek, kötü işlere özendirecek, güzel şeylerden nefret ettirecek bütün sözler kötü sohbettir. Bunu yapanlar kötü arkadaştır. Böyle sohbetlerin yapıldığı yerler kötü mec­listir. Tövbe edilmezse böyle bir sohbet ve dostluğun sonu ahirette birbirine düşman olmak ve ebediyen ağlamaktır. [5]

Arkadaşını Söyle, Kim Olduğunu Söyleyeyim

Sohbet bir aynadır. İnsanın içini yansıtır, cevherini or­taya koyar. Meyil ve muhabbetini gösterir, fıtratını tanıtır.  Yani, insan sevdiği ve hayatını paylaştığı dostları ile ölçülür, arkadaşları ile tanınır.

Herkes sevdiği ile beraber olur. Bu beraberliğin aslı, sevenlerdeki ortak özelliklerdir. Aynı cinsler, benzer fıtrat­lar, ortak yaratılışta olanlar birbirleriyle kolayca tanışır, se­vişir ve kaynaşır. Birbirlerine ayna olurlar. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözü bunun için söylenmiştir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Ruhlar, değişik sınıflara göre dizilmiş ordular gibidir. Ruhlar âleminde birbirleriyle tanışanlar (ortak özellikler taşı­yanlar), dünyada kolayca tanışıp kaynaşırlar. Orada birbirle­rine yabancı olanlar, burada da zıtlaşıp dururlar.”[6]

Hadis-i şerifte bildirildiği gibi insanların birbirleriyle tanı­şıp kaynaşmaları farklılık gösterir, ama insanların her zaman uyumlu olabildikleri insanlarla birlikte yaşama imkânına sa­hip oldukları söylenemez. Bizimle aynı meşrep, aynı mizaçtan olmayan insanlarla da yaşamak zorunda kalabiliriz. Her iki halde de, yani uyumlu ya da uyumsuz olduğumuz insanlarla birlikte yaşadığımız sürece, en temel insanî ilişkimiz sohbettir. Burada önemli olan sohbetin Allah (c.c) için olmasıdır. [7]

Samimiyet Yoksa Sohbet Olmaz

Allah (c.c) için sohbetin temelinde İlâhî sevgi yatar. Bu sohbet, hakkı öğrenmek, öğretmek ve yaşamak için yapılır. Böylesine yapılan sohbet, Allah (c.c) yolunda dost olmanın ve bu dostlar ile güzel ahlâkı elde etmenin temelini oluşturur.

İşte bu, Allah (c.c) yolunda cemaat olmaktır. Bu cemaat, asıl vazifesinin iyiliği öğretmek ve kötülükten sakındır­mak olduğunun farkındadır. Ki bu vazife müslümanlara farzdır. Her müminin bu farzı gücü nisbetinde yerine getirmesi gerekir.

Bu farzı yerine getirmede birinci adım, kalben iyiliği sevip kötülükten nefret etmektir. İkincisi, iyilerle beraber olup, kötüler­den kaçınmak; üçüncüsü ise insanları iyi işlere davet edip kötü işlerden sakındırmaktır. Dördüncü ve en önemli adım ise güzel ahlâkı bizzat yaşamak ve buna ölene kadar devam etmektir.

Allah Resulü, “Din nasihatten ibarettir.”[8] buyurmuştur. Nasihatin iki manası vardır. Biri samimiyet, diğeri hayra davettir. Bu hadis-i şerif, Allah (c.c) için sohbette na­sihatin önemine dikkat çekmiştir. Hadisin devamında bu samimiyetin, Allah’a (c.c), Kitabı’na, Resulü’ne, müslümanların başındaki imama ve bütün müslümanlara karşı korunması gerektiği belirtilmiştir. [9]

Müminin Her Hali Sohbettir

Bir müslümanın en başta gelen işi, kendisini ve diğer insanları Allah’a (c.c), Kur’an’a, Sünnet’e, birliğe, cemaate ve müminleri sevmeye davet etmektir: Bu daveti, sözü ve yaşantısı ile yapmalıdır. İşte buna gerçek sohbet denir. Bu sohbeti yapan gerçek bir dosttur ve onunla bera­ber olmak herkese rahmettir.

Sohbetin zamanı olmaz, ama sohbetin faydalı olması için edep ve sevgi şarttır. Gönüllerin birbirine sevgi ile açıl­maları ve samimi olmaları gerekir. Ayrıca iki taraf da Allah rızasını düşünmelidir. Bu düşünce işin başından sonuna kadar devam etmelidir. Bu niyetle kurulan her ilim ve zikir meclisi birer sohbet çeşididir.

Ayrıca maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek niyetiy­le bir mümin kardeşinin hal ve hatırını sormak, selâmlaşmak, ondan dua istemek, ona hayır dua etmek, görünen bir kusurunu düzeltmek, kendisine güzel tavsiyelerde bu­lunmak da sohbettir.  Bütün bunlar her müminin yapması gereken sohbet ve dostluk türleridir. Buna, hayırda yardımlaşma, birbirine hakkı öğretme ve sabrı tavsiye etme denir.[10]

İyilerle Birlikte İyiye Ulaşmak

Sohbetin en kıymetlisi, salih insanlarla olanıdır. Bu sohbet, Allah dostları ile beraber olmak ve onların nazarı altına girmektir. Buna manevi terbiye denir. Böyle bir soh­bet ve beraberlik bütün hayırların anahtarıdır. Çünkü bu sohbetle gönülden gönüle İlâhî sevgi akar, ruhlar feyizlenir.

Allah dostlarının sözlerinden çok halleri insanları etki­ler. Onları görenler Allah’ı (c.c) hatırlar, güzel ahlâka yönelir. Sahabenin Allah Resûlü (s.a.v) ile yaptığı sohbet böyleydi. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) saadet­li kalbinden aldıkları nur ve sevgi ile yüce Allah’ı tanıdılar, sevdiler. Hallerini ıslah edip güzelleştiler ve ebedî saadete erdiler.

Sahâbe-i kirâm hep bu sohbet ile ayakta duruyordu. Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) ayrı kal­dıklarında, bunu kendi aralarında yapmaya çalışıyorlardı. Abdullah b. Revâha (r.a) bazen arkadaşları­na, „Gelin, Allah için oturup meclis kuralım, bir saat ima­nımıza iman katalım” derdi. Bunun ne demek olduğunu anlamayan bir sahabi, gidip durumu Hz. Peygamber’e (s.a.v) anlattı. Resülullah Efendimiz (s.a.v),

„Allah İbn Revâha’ya rahmet etsin; o, meleklerin ka­tıldığı ve övündüğü zikir meclislerini seviyor, sizi ona davet ediyor“[11] buyurdu.

Saadet asrından sonra böyle bir sohbet, ancak Hz. Pey­gamber (s.a.v) ahlâkı ile süslenmiş Allah dostları ile yapılabilir. Her insan böyle bir sohbete muhtaçtır. Çünkü kalp­lerin ilacı ondadır. Bir edep ehlini görmeyen edebi öğrenemez. [12]

Sohbet, Sahâbenin Mesleğidir

Sohbet, hal, dil ve gönül ile birbirini etkilemek ve desteklemektir. Tasavvufta sohbet, Allah dostlarıyla birlikte olmaktır. Bu sohbet, Hakk’ın şahidi, âşığı, Hz. Peygamberin (s.a.v) vârisi kâmil bir mürşidin terbiye halkasına girmek, nazarları altında olmak, onun yaşayışını seyretmek, sözünü can kulağı ile dinlemek, ondan etkilenip haliyle hallenmekten ibarettir.

Mürşidin sohbeti insanın mânevî hayatı için o kadar gerekli ve etkilidir ki büyük velî Şah-ı Nakşibend (k.s) bunu şu şekilde dile getirir:

Bizim yolumuzun esası sohbet üzere kurulmuştur. Mürşidle sohbete devam ede ede hakiki imana kavuşmak nasip olur.“[13]

Sâlih insanlarla dost olmak ve beraber bulunmak konusunda pek çok âyet ve sahih hadis mevcuttur.

„Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olunuz“[14] âyeti, Allah dostları ile beraberliği emretmektedir.

Sohbetin insan terbiyesinde nasıl etkili olduğunu şu hadislerden anlamak mümkündür:

İyilerle aynı mecliste bulunan kimse, misk kokusu satanla beraber bulanan kimse gibidir. Ya ondan güzel koku satın alır ya güzel kokunun etkisi üzerinde kalır. Kötü insanlarla beraber olan kimse de körükçü dükkânında oturan kimse gibidir. Ona ya körükçünün elindeki ateşten bir kıvılcım sıçrar, bir tarafını yakar veya oradaki pis koku üzerine siner, o koku ile kalkar.“[15]

„Kişi, sevdiği kimsenin gidişatı üzeredir. O halde herkes kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.“[16]

Büyük velî Eşref Ali et-Tânevî (rh.a), Allah dostlarıyla beraber olmanın ve sohbetin usul ve faydasını şöyle açıklar:

„Allah sevgisini devamlı tatmanın yolu, Allah adamları ile sohbeti devam ettirmektir. Hiç olmazsa haftada ya da ayda bir kez, mutlaka bu sohbetlere katılmalı, kâmil insanlarla aynı atmosferi paylaşmalıdır.

Sohbetlere devam etmenin hikmeti, velîlerin sahip oldukları iyi hallerin zamanla yavaş yavaş size de geçmesidir.

Aslında sohbetlere devam etmek için günlük zaruri işleri terketmek gerekmez. Bu iş için boş zamanları değerlendirmek yeterlidir. Buna fırsat bulunamazsa, kâmil insanların hayat hikâyelerini anlatan kitapları okumalıdır. Ancak bunu yaparken normal bir roman veya hikâye kitabını okur gibi yahut ilmî bir eseri inceler gibi okumamalıdır. O kitaplardaki hallerle hallenmeyi hedefe almalıdır.“[17]

Kısaca, insanı kötü insanlar azdırdığı gibi onu bu azgınlıktan kurtaracak olan da güzel insanlardır. Kâmil olmak için, kâmil insanlarla beraber olmak gerekir. İnsan kendi seviyesinde insanlarla yükselemez. Büyük ârif Ebû Ali ed-Dekkak (k.s) der ki:

Kendi başına yetişen ağaç yaprak açar fakat meyve vermez, verse de meyvesi yenmez. İnsan kendi başına güzel hale eremez, kolayca kötü huyunu değiştiremez. Başında bir mürşidi olmayan kimse, nefsinin hevâsına göre kulluk yapar ve tek başına ondan bir kurtuluş yolu da bulamaz.“[18]

Zikir ve sohbet meclislerine devam etmek önemlidir. Çünkü kişi o mecliste duyduğu hazzı, elde ettiği mâneviyatı başka hiçbir yerde yakalayamaz. Şu hadis çok ibret vericidir:

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:  Resûl-i Ekrem’e (s.a.v) dedik ki:

„Ey Allah’ın Resûlü, bize ne oluyor? Senin yanında olduğumuzda kalbimiz yumuşuyor, dünyaya karşı zühdümüz artıyor ve âhiret ehlinden oluyoruz. Senin yanından ayrıldığımızda, ailemizle vakit geçiyor, çocuklarımızı kokluyor ve kendimizi kaybediyoruz.“ Peygamber Efendimiz (s.a.v) şu cevabı verdi:

„Şayet siz benim yanımdaki halinizi muhafaza etseydiniz, melekler evlerinizde sizi ziyaret ederlerdi. Eğer hiç günah işlemeseydiniz, Allah günah işleyen topluluklar yaratırdı ki onları affetsin.“[19]

Adamın biri Hasan-ı Basrî’ye (rh.a) kalbinin katılığından şikâyet etti. O da, „Allah’ı zikret!“ dedi ve şöyle devam etti: „Zikir meclisleri ilmin dirildiği, kalplerde huşûnun meydana geldiği yerlerdir. Kurak toprakların yağmurla dirildiği gibi ölü kalpler de zikirle dirilir.“

Zikir, ilim ve sohbet meclislerine rahmet iner, melekler bu meclisin etrafına halka kurar ve o halka huzurla dolar. Yüce Allah o mecliste bulunanları katında anar. O meclis öyle bir meclistir ki orada Allah için oturan kimse, şakilerden (kötülerden) olmaz. Çoğu zaman orada bulunan kimse günahkâr da olsa rahmete uğrar. Bu meclislerde bulunanlardan bazıları Allah korkusundan ağlar. O gözyaşlarının hürmetine diğerleri de rahmete uğrar, affedilir.   Sohbetin fayda ve sonuçlarına şu olay güzel bir örnektir:

Ashabdan Hanzale el-Üseydî (r.a) anlatıyor:     

Bir gün Ebû Bekir (r.a) ile karşılaştım, bana,  „Nasılsın?“ diye sordu.   Ben de,  „Hanzale münafık oldu“ dedim.  O,  „Sübhânellah! Sen ne diyorsun?“ dedi. Ben,

„Bizler Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) yanında bulunuyoruz. O bize cennet ve cehennemi zikrediyor; öyle ki sanki onları gözümüzle görür gibi oluyoruz. Sonra çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca orada aldığımız birçok şeyi unutuyoruz. Onun yanında başka, dışarıda başkayım; bunun münafıklık olmasından korkuyorum“ dedim. Hz. Ebû Bekir de (r.a),  „Vallahi bizde de benzeri şeyler oluyor“ dedi ve bu durumu arzetmek için beraberce Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) yanına gittik. Peygamber Efendimiz (s.a.v) beni görünce,

„Ey Hanzale neyin var?“ diye sordu, ben,

„Ey Allah’ın Resûlü! Hanzale münafık oldu“ dedim. Resûl-i Ekrem (s.a.v),

„Sen ne dediğinin farkında mısın?“ dedi. Ben,

„Yâ Resûlallah! Bizler sizin huzurunuzda bulunduğumuzda bizlere cenneti, cehennemi hatırlatıyorsunuz; öyle ki onları görür gibi oluyoruz. Sonra huzurunuzdan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca orada aldığımız çoğu şeyi unutuyoruz“ dedim. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

„Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki eğer siz benim yanımda elde ettiğiniz duruma ve zikir haline devam edebilseydiniz, melekler ziyaretinize gelir, sizinle yataklarınızda ve yollarda musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! Bazen böyle bazen öyle olur.“ Resûlullah Efendimiz (s.a.v) bu sözünü üç defa tekrar etti.[20]

Allah rızâsı için günde bir zikir, ilim ve sohbet meclisine katılmak, kalbe günlük gıdasını vermektir. Kalbi bu gıdadan mahrum etmek onu zayıflatır ve öldürür. Kalbi ölen kimse ibadetten tat alamaz.

Mümin, kendisini hak yolda destekleyecek sebepleri arayıp bulmalıdır. Güzel ahlâklı sâlih insanlarla birlikte olup şeytana ve şeytanlaşmış insanlara karşı kendini koruma altına almalıdır. Kalbe fayda verecek sohbet budur. Tek kalanı şeytan, kurdu kapar ve parçalar. Tek başına insan kâmil olamaz. Dinini tam yaşayamaz. Fitne ve vesveseden korunamaz. Bunun için yüce Allah, her mümine, „Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın; dağılıp parçalanmayın“ [21] emrini vermiştir. Yine yüce Rabbimiz, „Ey iman edenler! (Hak yolunda birbirinize yardımcı olarak) topluca tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz“[22]buyurmuştur.[23]

Kıssa: Size bir hacetim kalmadı

Büyük veli Ebü’l-Hasan eş-Şâzelinin (k.s) talebele­rinden biri, bir müddet sohbet ve zikir meclisinde bulunmuştu. Son­ra sohbetleri terketti. Bir gün hazret bu talebe ile karşılaştı. Ona,

“Niçin bizden ayrıldın, sohbetlerimizi terkettin?” diye sordu. Talebesi,

“Bu zamana kadar sizden aldıklarım ve öğrendiklerim bana yeter, artık size bir hacetim kalmadı” cevabını verdi. Büyük ârif bundan rahatsız oldu ve onu şöyle uyardı:

“Eğer bir kimse, birinden aldığı feyizle yetinseydi Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk’ın (r.a) Hz. Peygamber’den (s.a.v) aldığı feyizle yetinmesi gerekirdi. Halbuki o, Allah Resûlü’nden vefat edene kadar ayrılmadı. Sen nasıl ayrılıyorsun!” [24], [25]

Sohbet Meclislerinin Fazilet ve Bereketi

Sohbet, hak dostları ile beraber olmak, onunla aynı meclisi, aynı atmosferi, aynı hâli ve yolu paylaşmak demektir.  Bu beraberlik cisimle ve gönülle olursa, hakiki sohbet olur.

Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Allah Resûlü (s.a.v) ile sohbet ve beraberlikleri ile bu fazileti ele geçirmişler, kendilerinden sonra gelen en büyük alim ve arifleri fazilette öne geçmişlerdir. Onlar bu fazileti çok amelleri ve yüksek ilimleri ile değil, alemlere rahmet olan Yüce Peygamberimizin (s.a.v) saadetli sohbet ve nazarlarıyla şereflenerek elde etmişlerdir. Kendilerinde sonra gelenler, ne kadar salih amel yapsalar, ilim elde etseler, onların elde ettiği bu fazileti ele geçiremezler.

Manevi nazar böyledir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ilim ve manevi hallerine varis olan kâmil mürşidler, rabbani alimler ve arifler de, Efendimizin (s.a.v) kalplere nazar etme, feyiz akıtma, onları sevgi ile olgunlaştırma, uyandırma sıfatına derece derece varis olmuşlardır. İşte bu nuru taşıyan zatlar ile aynı meclisi paylaşan, onların sohbet halkasına ve feyiz dairesine girenler de, amelle elde edilemeyen nice feyze, şuura, nura, sevgiye ve kalp uyanıklığına ulaşırlar. Sadatların terbiyesi ve feyiz vermesi daha çok nazarla olmaktadır. Bunun binlerce örneği vardır. Onlar hiç konuşmadan, doğrudan kalbe yönelerek ve oraya ilahi feyiz akıtarak insanları tövbeye sevk etmişler, Allah yoluna ısındırmışlar, kötü sıfatlarını değiştirmişler ve onlara pek çok güzel haller kazandırmışlardır.

Bu yolun büyükleri:

“Kâmil müminin ferasetinden sakının; şüphesiz o, Yüce Allah’ın nuru ile bakar.”[26] hadis-i şerifiyle övülen kimselerdir.                

Lokman (a.s) oğluna demiştir ki:

“Oğlum! Alimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur ve hikmetle de ölü kalpleri diriltir.“ [27]

Resûlullah (a.s) buyurmuştur ki:    

“Sizin hayırlılarınız, görülmeleri size Allah’ı hatırlatan, sözleri ilminizi çoğaltan, ameli ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir.“[28]

Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Vâkıd el-Leysî (r.a) anlatıyor:

“Bir gün mescidde bir grup insanla beraber Resûl-i Ekrem (s.a.v) huzurunda bulunuyorduk. O esnada üç tane adam kapıda göründü. Biri içeri girmeden gitti. Diğer ikisi ise girip Resûlullah’ın (s.a.v) yanına kadar geldiler. İçlerinden biri, halkada gördüğü bir boşluğa oturdu. Diğeri ise yer kalmadığı için ve kimseyi de rahatsız etmemek düşüncesiyle halkanın hemen arkasına oturdu.

Bir müddet sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v) sohbetinin bir yerinde şöyle buyurdular:

Size şu üç kişinin halini anlatayım mı? Halkaya oturan birincisi Allah Teâlâ’ya sığındı. Allah Teâlâ da onu himayesine aldı.

İkincisine gelince o kimse Allah ’tan hayâ etti, edebe sarıldı.  (Birisi dışarıdan geldiğinde meclis genişletilerek ona yer vermek Kur’an’ın emridir. Ama o kimse meclisin güzelim atmosferini bozmamak, dikkatleri dağıtmamak için sessizce halkanın arkasına çöküvermişti.)  Allah Teâlâ da o kulundan hayâ etti; onu azabından emin kıldı.

İçeri girmeyen diğerine gelince; o, bu meclisten yüz çevirdi. Allah Teâlâ da ondan yüz çevirdi.”[29]

Abdurrahman et-Tâhî hazretleri İşaretler isimli eserinde „sohbet“ ile ilgili olarak H. 1293 (M. 1876) yılında şunları anlatmıştır:

„Şah-ı Nakşibend hazretleri, ‚Bizim yolumuz sohbet yoludur’ buyurmuştur. İnsanlara hayret ediyorum. Niçin sohbet istemezler? Sohbet meclislerine katılmak için neden tembellik ederler? Sofilerin arasına niçin katılmazlar? Oysa sofilerin ev sahibi Allah Teâlâ’dır. Teşrifatçısı İmam Ali, şerbet dağıtan Hızır’dır (a.s). Bundan daha büyük bir makam yok ki oraya gidilsin. Şayet sohbet için yedi kişi bir araya gelse, bu mertebeye ulaşırlar. Sohbet esnasında uyanık olan, kalbini mürşidden hiç ayırmayan kimsedir. Eğer diğerleri gaflet ederse, uyanık olan, diğer sofilerin feyzini ve nisbetini çeker. Sohbette kalplere daima feyz-i ilâhî akar. Günümüz gaflet günüdür. Bu sebeple insanların kalpleri uyanık değildir. Böylelerin hisselerini, o beldedeki uyanıklar çekerler ve çabuk kâmil olurlar.“

Sohbet, nispeti çekmek ve nefsi terbiye etmek içindir. Sohbet, feyz-i ilâhîyi akıtır. Sohbet, ne kelimedir ne cümledir.  Siz kelâma kulak vermek yerine meramı anlayıp nispeti çekmeye bakın. Ben buraya Allah’ın rahmet ve nispetini çekmeye geldim. Benim yaralı bir kalbim var. Bunun devası Allah’ın feyzindedir. Ya Rabbi, isyanıma tövbe, yaralarıma deva, gafletime estağfirullah. Ya Rabbi, bana da bir damla rahmetin düşer mi? diye dertlenmek gerekir. [30]

Sukutî Sohbet

Sükûtî sohbet, “gönül dostlarının bir araya gelmeleri ve hiçbir şey konuşmadan gönüllerinden birbirlerine karşı olan sevgilerini terennüm etmeleridir.” Kalplerin bir arada muhabbetle buluşması, bir olmasıdır.

Evet, fiil ile yapılan tek bir vaaz, insanlar için söz ile yapılan bin vaazdan daha etkili ve daha kalıcıdır. Konuşanın sükûtundan istifade edemeyen, sözünden de faydalanamaz. Nitekim Seyyid Sıbğatullah (k.s) çok az sohbet ederdi. Bazan sohbet için oturur, uzun zaman konuşmazdı. Bu yüksek zümrenin hallerini bilmeyen bazı zâhir âlimleri, acaba şeyh niçin bize bir şey anlatmıyor dediklerinde,

Sükûtumuzdan istifade edemeyen, konuşmamızdan da edemez” buyururdu.

Menkıbe

Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin huzurunda her zaman cezbe ve harareti çok kalabalık bir cemaat bulunurdu. Cezbe, hararet ve muhabbetin çokluğundan kimse huzurunda normal olarak oturamazdı. Halbuki Gavs-ı Hizânî (k.s) fazla sohbet de etmezdi, genellikle sükût ederdi. Fakat tasarrufu maneviydi. Bir seferinde oğlu vaaz ve nasihat etmek için izin istedi. İzin alınca sohbete, vaaza başladı. Bir iki saat kadar vaaz ve nasihat etti. Ancak hiç kimsede ses seda, muhabbet ve cezbe emaresi görülmedi. Sohbet bitince babası Gavs-ı Hizânî (k.s), “Haydi, kalkın kamet getirin” der demez, cemaatin içinde bir feryadu figân koptu. Gavs-ı Hizânî’nin oğlu hayretler içinde kalmıştı; “İki saattir sohbet ediyorum, hiç kimsede ses seda, cezbe eseri yok. Oysa babam, ‚Haydi, kamet getirin‘ deyince bütün cemaat cezbeye kapılıyor” dedi.[31]

Menkıbe

Şeyh Muhammed Diyâüddin (k.s) bir ara hastalandı, bu sebeple evden çıkıp camiye gidemedi. Bir akşam namazından sonra haber gönderip mollaları eve davet etti. Haberi alan mollalar, neşe içinde eve koştular. Huzura vardılar. Hazret, oturmalarına müsaade etti, onlar da edeple oturdular. Fakat Hazret’te hiç ses yok, zerre kadar kimseye iltifat etmiyor, sakin ve sessiz oturuyordu. Bir saat kadar oturduktan sonra Hazret,  “Haydi, size müsaade verdim, gidebilirsiniz” dedi ve onları gönderdi.

Huzurdan çıkan bazı mollalar üzüntülü üzüntülü, “Sohbet olacak diye ne kadar sevinmiştik. Halbuki Hazret hiç konuşmadı. Nasıl geldiysek öyle de dönüyoruz” diye dertleştiler. Bunları işiten Hazret’in hanımı, çocuklarına,  “Eyvah, ben Hazret’in sâliklerini manevi tasarruf ehli zannederdim. Bilmiyordum ki onlar laf u güzaf peşindedirler. Ben zannediyordum ki onlar manevi tasarruf peşinde koşanlardır. Halbuki onlar laf peşinde koşuyorlar. Bu durumda Allah’tan uzaktırlar. Hâlâ hakiki Nakşibendî olamamışlar” diyerek ağladı. [32], [33]

Sohbetin Şükrünü Eda

Gerek sohbet edenler gerekse dinleyenler olarak sohbetin şükrünü eda edebilmemiz için evvela niyetimizin Allah için olması, bu niyeti amelimiz boyunca muhafaza edebilmemiz ve diğer edeplerine riayet etmemiz gerekmekte. Sohbet adabı geniş bir içerik taşımakla birlikte konumuz çerçevesinde şunu söyleyebiliriz: Sohbet edenin cemaat seçmesi, sohbetine katılanları övünç vesilesi olarak görmesi, zuhur edebilecek manevi havayı kendinden bilmesi, övgü ve hürmet beklemesi niyetini bozar.

Manevi olgunluğa erişebilmemiz için unutulmamalıdır ki herkes, insani ilişkiler ve adap çerçevesinde nezaketi, saygıyı, muhabbeti hak eder.

Sohbet dinleyenlerin de kendi noksanları affedilecekmiş gibi, sohbet edende kusur aramaları suizanna sebep olacağından ameli heba eder. Yine sohbet edenler arasında “Şunun sohbeti daha feyizli” şeklinde ayrıma gitmek fitneye ve haliyle ağır bir vebale sebep olur.

Gavs-i Sani (k.s) hazretlerine soruluyor; “Sultanım, bazen cemaat çok kalabalık olduğu halde yapılan sohbetlerden bir feyiz ve muhabbet alamıyoruz. Bazen de 3-5 kişilik bir ortamdaki sohbette daha fazla feyiz ve muhabbet olduğunu görüyoruz. Acaba bunun sebebi nedir?”

Gavs Hazretleri cevaben buyuruyor ki: “Bunun üç sebebi vardır, bu üç sebepten biri ya da bir kaçı zuhur ederse, o ortamdan feyiz ve muhabbet kesilir.

Ya sohbet eden, kendi nefsinden konuşuyordur.  Yani gafildir. Varlık duygusu ile konuşuyordur. Allah’ın rahmetine, sadatın himmetine yönelmemiştir.

Ya da cemaat, aynı şekilde gaflet içindedir ve adabı gözetmeksizin mecliste bulunmaktadır. Yani kalpler dağınık, beklentiler farklıdır. Allah’ın rahmetine, sadatın feyzine yönelmemişlerdir.

Veyahut cemaat, sohbette geçen konularda birbirlerinin eksiklerini görme gayreti içindedir. Yani şu şunun eksiği, bu da bunun eksiği gibi düşünerek herkesin topu birbirine atmasıdır.”

Sonra durur ve üçüncü nedene işaretle buyurur ki;  “Vallahi biz bundan nefret ediyoruz.”[34]

Sohbet Dinleyenlerin Dikkat Edecekleri Edebler

– Sohbet meclisine sırf Allah rızası için gitmek.

– Gideceği meclisin hakikaten Allah’ın zikrinin yapıldığı, O’nun razı olduğu konuların ele alındığı sohbet meclisi olduğuna inanmak.

– Kalbini Allah’tan gelecek rahmete açarak, meleklerin teşrif ettiği bir mecliste bulunduğundan kesin olarak emin olmak.

– Hatalarından ve günahlarından Allah’a sığınarak, hiç kimsenin kendisi sebebi ile zarara uğramamasını samimi olarak Allah’tan istemek.

– Konuşanın veya orada bulunanların hal ve hareketleri ile kalbini meşgul etmemek.

– Dinin sahibinin Allah olduğunu, tebliğ ve irşad vazifesinin Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimize verildiğini, O’na vekâleten bu vazifeyi rabbani âlimlerin hakkıyla yaptığını kabul edip itiraf etmek.

– Öğrenmek istediği bir konu varsa, konuşma bittikten sonra müsait zamanı kollayarak edebe uygun olarak sormak.

– Her sohbet meclisini bir tövbe vesilesi görüp, sohbet meclisinden ayrılmadan tekrar Allah’tan af dilemek.

– Benim ilacım, dermanım belki bu sohbettedir diyebilmek. Bildiği konular bile olsa ilk defa dinliyormuş gibi dinlemek.

– Sohbette kişi veya konuya takılmamak.

– Sohbetin başından sonuna kadar rabıtalı bir şekilde dinlemek,  herhangi bir şeyle meşgul olmamak, elde cep telefonu  vb. başka şeylerle uğraşmamak.

 – Sohbeti dinleyenlerin sohbetçiye yakın oturmaları dağınık bir halde bulunmamaları

 – Sohbet meclisinden ayrılmamak, çok mecbur olmadıkça giriş–çıkış yapmamak

 “Vusulsüzlüğümüz, usulsüzlüğümüzdendir” der büyüklerimiz.

 Eğer anlatılan bu edeplere riayet edilirse, sohbete katılan herkes Bahsi geçen üstün nimetlere Allah’ın izniyle ulaşır. [35]

Sohbet, Allah için, Allah yolunda, Allah dostlarıyla birlik içinde olmaktır.

Sohbet, kalplerin suyudur, feyiz sebebidir, rahmet vesilesidir; kalpten kalbe ilim, irfan ve sevgi aktarmaktır.

Sohbet, edeb ehline yakın olup onlardan ilâhî aşk ve edeb almaktır.

Sohbet, cennet yolunda müminlerle kardeş, sadıklarla yoldaş, âşıklarla haldaş olmaktır.

Sohbet, Allah için sevmek ve bu sevgi içinde ölmektir.

Sohbet, Hak için sevilen dostlarla dünya ve âhirette beraber olmaktır.[36]

 وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

[1] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Cilt 1, sf.13.

[2]Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Cilt 3, sf.113.

[3] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Cilt 3, sf.181.

[4] Kutsal Günler ve Geceler, Mahmut Kaya, Semerkand Yayınları, sf.210.

[5] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.255.

[6] Buhârî, Enbiyâ, 2; Müslim, Birr, 157; Ebû Davud, Edeb, 16.

[7] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.256.

[8] Buharî, İmân, 42; Müslim, İmân, 95; Ebû Davud, Edeb, 59.

[9] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.257.

[10] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.258.

[11] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/265.

[12] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.259.

[13] Abdurrahman Câmî, Nefehâtü’l-Üns, s. 533; imâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 2/481.

[14] Tevbe 9/119.

[15]  Buhârî, Zebâih, 31; Müslim, Birr, 146; Ebû Davud, Edeb, 16.

[16] Tirmizî, Zühd, 45.

[17] Abdülbârî en-Nedvî, et-Tasavvuf ve’l-Hayât, s. 135.

[18] Kuşeyrî, er-Risâle, 2/735.

[19] Ahmed, Müsned, 2/304-305; ibn Hibbân, Sahîh, nr. 2621.

[20] Müslim, Tevbe, 12; Tirmizî, Kıyâme, 59. Müslim’in bir rivayetinde hadis, „Şayet siz zikir esnasındaki halinizi koruyabilseydiniz, melekler yollarda size selâm verir, sizinle musafaha yaparlardı“ şeklindedir.

[21]Âl-i imrân 3/102-103

[22] Nûr 24/31

[23] Kutsal Günler ve Geceler, Mahmut Kaya, Semerkand Yayınları, sf.211.

[24] Ibn Acibe, el-Fûtûhâtû’l-İlâhiyye, s. 232.

[25] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.260.

[26] Tirmizi, Tefsiru sure, 16, (No:3127); Tabarani, el-Kebir, No: 7496

[27]  İbnu Abdi’l-Berr, Camiu Beyanil-İlim, I, 106

[28] Ebu Yala, Müsned, No: 2437; Suyuti, el Camiu’s Sağır, No: 3995

[29] Buhârî, İlim, 8; Müslim, Selâm, 10 (nr. 26); Mâlik el-Muvatta’, Selâm, 3.

[30] Mürşid ve Mürid Hukuku, Mehmet lldırar, Semerkand Yayınları (Sf.201)

[31] Seyyid Sıbgatullah, Minah, s. 18.

[32] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî, Sohbetler, s. 16.

[33] Buhara Gönüllüleri Kitabı, S.Mübarek Erol, Semerkand Yayınları, sf.267.

[34] Söyleyene Değil Söyletene Bak, Huriye Karnap Kaleme, Semerkand Aile, Mayıs 2012.

[35] Buhara Gönüllüleri Sohbet Dökümanı.

[36] Kutsal Günler ve Geceler, Mahmut Kaya, Semerkand Yayınları, sf.216.