Abdestli Bulunmak
Kâmil insan, Kâbe gibi kıymetlidir. Kâbe Allahu Teala’nın evi, kâmil insan ise dostudur. Ayet-i kerimede Kâbe’nin, insanlar için yapılan ilk ev olduğu belirtilmiştir.[1] Abdullah ibnu Ömer (r.a) bir gün Kabe’ye bakarak: Sen ne büyüksün, senin şânın ne kadar büyüktür. Ancak, mü’minin Allah katındaki şerefi senden daha büyüktür.“[2] demiştir. Bu büyüklük ve üstünlük başka bir yöndendir. Bunun birinci sebebi, kâmil mü’minin yeryüzünde Allahu Teala’nin ahlakını temsil ve tatbik edecek bir halife olmasıdır. Bundan, Kâbe’de olduğu gibi kâmil insanın önünde secde edilebilir manası çıkmaz, bu, haramdır.
İkinci bin yılın müceddidi İmam Rabbani (k.s), bu ümmetin evliyasını bazen Kâbe’nin bile manen ziyaret ettiğini ve ondaki ilahi nurlardan bereketlenmek istediğini belirtmiştir.[3]
Huccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî (rah) de, bu ümmetin içinde Kâbe’nin ve göklerin kendisini tavaf ettiği kâmil insanların bulunduğuna işaret etmiştir.[4]
Bunlar, irşad kutbu olan zatlarda zuhur eden güzel hallerdir. Kâmil insan kâinatın süsü ve emniyetidir. İnsan-ı kâmilin kalbi ilahi nurlarla süslü bir “nazargâh-i ilahi” olduğundan onun ziyaretini de şerefine uygun bir şekilde yapmak gereklidir. Bunun için, Kâbe’yi de, kâmil insanı da ziyaret ederken, taşıdıkları ilahi şerefe hürmeten abdest almak gereklidir. Mümkünse gusül abdesti almalıdır. Bir mürşidin eli, abdestsiz olarak öpülebilir, ancak bu, bir zarûret anında olmalıdır. Yoksa abdest için imkân ve zaman varken lâkayd bir şekilde mürşidin elini öpüp geçmek edebe uygun değildir. İhmale dayanan bütün davranışlar müridi ve talebeyi zarara sokar. Edebi hafife almak kalbi dağıtır, hürmeti azaltır; feyzi keser. Hâlbuki muhabbet gevşeklik değil, edep ister. Edep, zillet değil, izzettir. Büyükler, mürşid ve üstatlarını ziyaret anındaki edeplere çok dikkat ederlerdi. Onları büyük eden de zaten bu edepleriydi. İmam Kuşeyri (k.s) demiştir ki: “ilk günlerimde, mürşidim Ebu Ali ed-Dakkâk’ın (rah.) yanına gittiğimde, muhakkak oruçlu olurdum ve bir gusül abdesti alırdım. Çoğu zaman medresenin kapısına gelir, Hazretin haşmet ve heybetinden dolayı, “Benim gibi birisi onun yanına giremez!” düşüncesiyle kapıdan geri dönerdim. Cesaret edip de içeriye girerek medresenin ortasına geldiğimde, beni mürşidimin heybeti kaplar ve bundan dolayı irkilirdim. Çoğu zaman vücudum heyecan ve heybetten donuklaşırdı. Öyle ki; birisi iğne ile beni dürtecek olsa hissetmezdim. Huzuruna oturunca, müşkilimi dille ifade etmek zorunda kalmazdım O, aklımdan geçen konulara tek tek cevap verirdi. Buna çok defa şahit oldum. Ona karşı öyle hürmet hislerimle doluydum ki, bazen bu zamanda bir peygamber gönderilse idi acaba ona karşı bundan daha fazla hürmet etmeye güç yetirebilir miydim diye düşünürdüm. Mürşidime karşı hep bu hisler içinde kaldım; kendisi vefat edene kadar içimle ve dışımla hiçbir haline itiraz etmedim.” Kendisine karşı bu derece hürmet gösterilen büyük veli Ebu Ali ed-Dakkâk da (rah) şöyle demiştir: “Ben, mürşidim Nasrabâdi’nin huzuruna her gidişimde muhakkak bir gusül abdesti alırdım.“
Büyük veli Şeyh Ebu Medyen el-Mağribi (k.s) demiştir ki:“Seyr ü sülûkumun ilk günlerinde, yıkanıp gusül almadan, elbisemi, âsâmı ve üzerimde bulunan bütün eşyamı temizlemeden mürşidimin huzuruna girmezdim. Ayrıca, kalbimdeki bütün ilimleri ve zanna dayalı bilgileri bir kenara bırakıp; bomboş ve mahzun bir kalple yanına varırdım. Beni kabul ettiğinde ve bana yöneldiğinde, bunu saadet sebebi bildim Benden yüz çevirdiğinde ve beni kendi halime terk ettiğinde, kusuru kendimde gördüm ve uğursuzluğu nefsimden bildim. “
Kardeşim! Biz Allah için edebe dikkat edelim, gerisini düşünmeyelim; kalplerin içinden geçenleri bilen Cenabı Hakk, edepli insanı sever ve dostlarına sevdirir. Arifler, samimi ve edepli insanı yüzünden bilir. Bu hürmet ister gizli olsun ister açık olsun fark etmez. Yukarıdaki hadiseyi düşünelim, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, Munzir el-Eşec’in dışarıdaki edebine içeride nasıl karşılık verdi ve kendisini sevdi. Arifler, edebli insanın gönlünde sakladığı saygı ve sevgiyi onun yüzlerinden, gözlerinden, duruşundan ve oturuşundan anlarlar. Ona karşı zahirde bir iltifatta bulunmasalar bile, onu kalblerinde hayırla anar ve hayır dualarına katarlar.
Temizliğe Dikkat Etmek ve Temiz Elbise Giyinmek
Cenab-ı Hakk, ibâdet ve taat mahallinde herkesi güzel görmek istiyor ve: “Ey Âdemoğulları! Mescide her girişinizde süslenin.”[5] emrini veriyor. Hz. Peygamber (s.a.v): “Temizlik imanın yarısıdır“[6] buyuruyor. Ayrıca şu ikazları da çok önemli: “Allahu Teâlâ temizdir; ancak temiz olanları, kabul eder.“[7], “Allah güzeldir; güzelliği sever.“[8] Elbette arifler de Yüce Mevla’nın sevdiğini sever. Kirli, paslı, yırtık, dağınık bir kıyafet ile mürşid huzuruna çıkmak edebe uygun değildir. Giyilen elbise eski olabilir, fakat kirli ve pis kokulu olmamalıdır. Mümkünse beyaz elbise tercih edilmelidir. Kaba desenli ve karışık renkli elbiselerden sakınmalıdır. Vücut, saç ve sakal temizliğine özen göstermelidir. Varsa hafif ve güzel koku sürünmelidir. Ağızda soğan, sarımsak ve ağır sigara kokusu bulunmamalıdır. Bu tür ağır kokulu maddeleri kullananlar, ibadet ve ziyaret anlarında ağızlarını temizlemeli; mürşidini ve müminleri rahatsız etmemelidir. Sûfi sadeliği sevmeli, içini de dışı gibi etmelidir. Büyükler, müridin dışından çok içlerinin ve kalplerinin temiz olmasını istiyorlar. Kalbi, kin, haset, gösteriş, kendini beğenme, aşırı dünya muhabbeti ile kirlenmiş kimselerin, dış giysilerini tertemiz etmesini ve görünüşle yetinmesini ihlas ve mertliğe uygun görmüyorlar. Dışı temiz, içi kirli olmak iki yüzlülüktür ki, mürşidlerin gönlü bu durumdan rahatsız olur. Büyük arif Abdulvehhâb Şa’rani (k.s), bu hususta şu uyarıyı yapıyor: “Mürşidin huzuruna pejmürde, kirli paslı, dağınık elbise ile girmemelidir. Temiz olmalı ve namaza giriyormuş gibi özen göstermelidir. Bunun için en güzel elbiselerini giyinmeli, bunun yanında iç âlemindeki günah kirleri için de istiğfarla meşgul olmalıdır.”
[1] Âl-i İmrân, 96
[2] Tirmiz,, Birr, 85. (No. 2039)
[3] İmam Rabbanî, Mektubat, I, 209. Mektup
[4] Gazalî, İhyâ, II, 358
[5] A’raf, 7/31
[6] Müslim, Taharet, 1; Tirmizî, Deavat, 91
[7] Müslim, Zekat, 65; Tirmizî, Tefsiru Sure (2); 37
[8] Tirmizî, Birr, 60